Mustafa Su

Time to talk

Friendfeed ‘de Sarper “Sosyal medyada, bir çok kişinin kendini kaptırdığı hata: kendinin kim olduğunu, karşındakinin kim olduğunu bilmeden konuşmak ” diye yazdı. Meğer herkes ne doluymuş. 35-40 yorum  , 35-40 like ile Sarper’in feed’indeki en popüler postlardan biri oldu. (Sarper’in Mikrokredi ile ilgili paylaştıklarının 3-5 like ta kalması ise ayrı bir yazı konusu)

Sarper’in tam olarak ne kastettiğini bilmemekle birlikte gelen yorumlar hak verenler ve vermeyenler diye ikiye ayrılıyordu. İlgilenenler linkten okuyabilir.

Tüm yazılanları okuduktan sonra  internetin ilk geldiği IRC günlerinden bugüne nelerin değiştiğini düşündüm. Anonim kullanıcıdan geçek kimliğe geçiş tüm hızıyla sürüyor. Kalabalıkların arasında kendini ifade etme (bkz:ekşi sözlük) yerini bloglara, twitter ve friend gibi sosyal paylaşım araçlarına bırakıyor.

Beğenmek, beğenmemek, markalara giydirmek, yediğini içtiğini post etmek ile yaratılan milyonlarca içerik. Herkes kendini , anlatıyor. Herkes başına geleni, bildiğini gördüğünü paylaşıyor. Dünya üzerinde kendini  ifade etmenin bu kadar rahat olduğu bir dönem yaşanmadı.

Friedman ,  dünyayı değiştirecek gücü kısaca UPLOAD olarak özetliyor. Kullanıcıların yarattığı içerik hergün artıyor.  Hergün daha fazla insan daha fazla şey paylaşıyor. İçerik kalitesi yüksek olmasada herkes kendisi gibi dünyaya bakan birilerini buluyor , küçük gruplar oluşturuyor. Bir araya gelmek artık aynı mesleğe sahip  olmak , aynı okula gitmiş olmaktan daha farklı.

Bu değişimin erittiği diğer şey ise kimliklerimiz. En ünlü sanatçısından, köşe yazarına, şirket yöneticisinden, kamu personeline yavaş yavaş herkes gitgide bu yeni düzen içerisinde kendisini ifade ediyor. 10 yıl önce yıldız dediklerimiz kaydı düştü twitter da ahbap oldu. Burnundan kıl aldırmayan köşe yazarları blogları kendilerine rakip görmeye başladı. Kısacası Friedman haklı çıktı. UPLOAD kültürü bütün kalıpları değiştiriyor.

Title’ların azaldığı , insan ilişkilerinde herkesin aynı hiyerarşik seviyeye geldiği sanal bir dünya çokta uzak değil gibi.

  • Share/Save/Bookmark

Yukarıdaki resimdeki kişi seri üretimin mucidi Henry Ford. Sanayi devriminin en önemli adımlarından biri 1908′de onun sayesinde atıldı. http://www.merih.net/m2/oto/ford12.htm adresinden kısa bir alıntı yapalım.

“Ford, üretim süreci boyunca işçilerin aynı ölçüm sistemini kullanmaları halinde parçaların her bir otomobil için özel yapılmaları gerekmeyeceğini; belli bir modeldeki tüm otomobillere uyacaklarını keşfetmişti. Model T ile birlikte Ford uzun zamandır istediği bir şeyi gerçekleştirdi. Parçalar artık standarttı ve değiş tokuş edilebilirdi. Her montajcı tek bir iş yapıyordu ve sonuçta ortalama bir Ford montajcısının görevi 514 dakikadan 2.3 dakikaya düşmüştü.1913′te Highland Park fabrikasında ilk üretim bandının kurulmasıyla bu süre 44 saniye daha kısaldı.

Henry Ford arabalardan çok fabrikalarla ilgileniyordu ve şirketini seri üretimde geliştirdiği yenilikler üzerine kurdu. Bir otomobilin yapım süresini önemli ölçüde azaltarak, müşterinin ödeyeceği fiyatı yarıdan fazla düşürebileceğini buldu. 1910′da 780 dolar olan bu rakam, 1913′te 360 dolara inmişti. 1920′lerde dünyada satılan otomobillerin yarıdan fazlası Model T’lerdi. 1923′te Ford birbirinin eşi 2.1 milyon araba üretiyor ve hâlâ dünya pazarının % 50’sini elinde tutuyordu. ”

Ford’un seri üretimi tüm üretim sürecini değiştirdi ve bütün dünyada üretim maliyetlerinin düşmesine yol açtı. Hiç farkında olmadan tüketicinin kral olmasına sebep oldu. Eskiden arz kısıtlı ve talep çok idi. Dolayısı ile arz hem kaliteyi hem de fiyatı belirliyordu. Rekabet neredeyse hiç yoktu. Kısıtlı sayıda arz yüklü bir taleple karşılaştığı için her üretilen malın alıcısı vardı. Seri üretim ile üretim hacmi arttı. Bu defa üretim talebin üzerinde idi. Sermayenin serbest dolaşımı ile birlikte rekabet global bir ölçeğe kavuştu. 20 yüzyıl sonları tüketicinin krallığını ilan ettiği yıllar oldu.

Yukarıdaki fotoğrafı geçtiğimiz perşembe Astoria’da çektim. Sene 2010. Fazla söze gerek yok. Bugün seri üretim bantlarının yarattığı devrimin bir benzeri seri tüketim bantları ile gerçekleşiyor. Tüketim hacmi artıyor, hızlanıyor ve şekil değiştiriyor. Var mı sonuçlar ile ilgili fikri olan?

  • Share/Save/Bookmark

mouse-click1Geçtiğimiz hafta bir blogda gördüm. “Fare tüketir, klavye üretir” diye bir slogan*. Üzerinde biraz düşününce son zamanlarda karşılaştığım en güzel söz olduğuna kanaat getirdim.

İnternet hızla yaygınlaşıyor. Türkiye  penetrasyonuda hızla artıyor. Diğer taraftan içerik artış hızı ne yazık ki bu kadar hızlı değil. Gelişmiş ülkelerde blog yazma -sahibi olma oranı, okunma oranı bizdekine göre oldukça yüksek. İçerik yayıncılığı neredeyse sadece gazetelerin yan kolu olarak devam ediyor. TV-gazete-dergi üçgeninin dışında kalan içerik oldukça az.

Facebook’taki tüketici davranışı sürekli tıklama üzerine idi. Neredeyse hiç klavye kullanılmıyordu. Bu davranışı analiz ederek Doktor Mortgage’da slider kullanmaya başladık. (artık herkes kullanıyor :) ) Daha sonra bankalar ile yaptığımız görüşmelerde bu tercih ile ilgili bolcada tebrik topladık. Bu kararı verirken bunun üretim – tüketim çelişkisi olduğunun farkında değildim.

Blogda gördüğüm yazı farketmediğim önemli bir şeyi kısa ve öz anlatıyordu. Türk’ler üretmek yerine daha çok tüketmeyi tercih ediyordu. Facebook’ta en kalabalık 2. ülke olma , en çok ziyaret edilen sitelerin başında facebook ve youtube ‘un gelmesi bu fikri destekler nitelikte.

Facebook’ta arkadaşlarımın paylaşımlarına gözgezdirdim. Özgün içerik yazan ve paylaşan nerede ise hiç kimse yok. Çoğu beğendikleri bir şeyi upload bile etmemiş. Facebook’ta yaptıkları 2 şey var. 1 FORWARD 2 OYUN.

Son zamanlarda azalmakla beraber , aşk böcüğü formatındaki slaytlar , coca cola böcekten yapılıyormuş, bunu 7 kişiye yollamazsan temalı e-postalar hala yaygın bir şekilde forward ediliyor. Sanırım son zamanlarda azalmasının sebebi Facebookun artık bu işe yarıyor olması. Özgün bir şeyler yaratmak ve yazmak yerine hazır birşeyleri iletmek çok daha kolay sanırım.

Konu ile ilgili olduğunu düşündüğüm bir diğer önemli detay ise “bilgiyi paylaşmak”. Neden bilgiyi paylaşma konusunda Türk’lerin bencil olduğunun yanıtını bilen var mı? Bilgiyi kalıcı ve işlenebilir , kullanılabilir hale getirme konusunda YAZI gibi eşsiz bir imkan varken neden hiç paylaşmıyoruz. Kendimizden sonrakilere neden bir iki satır brişey bırakmıyoruz?

Bilen varsa beri gelsin. Zaman içerisinde FARE’nin yanına birazcık KLAVYE ekleyebilecek miyiz acaba. Beraber göreceğiz sanırım.

*Blogu hatırlayamıyorum. Bilen varsa yazıya eklemek isterim.

  • Share/Save/Bookmark

Sezyum , Friendfeed de bir video paylaşmış. Reha Muhtar’ın Pişti programından. Ajdar , İnternet Mahir konuk. Yanlarına diğer konuk ekşi sözlükten  Otisabi. Ajdar ortamda olunca konu elbetteki kim sanatçı kim sanatçı değil. Şans eseri bu videoyu izlediğim gün ofiste hararetle Gani ve Mustafa ile sanat , sanatçı , telif vb konuları tartışmıştık. Üstüne bu video ilaç gibi geldi.

Sanatın, dolayısıyla sanatçının herkez tarafından kabul gören bir tanımı yok. Otisabi aynen bu sebeple şunu söylüyor : ” Ben sanatçıyım diyen herkes sanatçıdır.”  İlk etapta biraz ters gibi gelse de sonuna kadar katıldığım bir tanım. “Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi ?” gibi suyu çıkmış tartışmalardan ziyade “niyet” in sonuçtan bağımsız olarak sanat için yeterli olduğu görüşü her daim kabul edilebilecek bir şeyde değil.

Estetik kelimesini ilk ortaya atan düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten den önce Estetiği felsefenin ana bir dalı olarak konumlandıran önemli düşünürlerin başında Alman filozof Immanuel Kant gelir.Kant’a göre, doğru davranışı belirleyen şey, niyettir; eylemin sonucu değildir. O yüzden Kant’ın ahlâkına ‘niyet ahlâkı’ da denilir.

Tamda bu noktada sanat eyleminin yapılışında kişinin niyetinin bilinmesi gerekmektedir. Eğer kişi “Ben sanat için yapıyorsa” sonuç ne olursa olsun eser sanat eseridir. Kişinin gerçek niyetini bilemediğimiz noktalarda sıkıntı yaşamak ise oldukça doğaldır.

Kişinin beste yaparken kaç CD satar ile mi yaptığı yoksa sanatını mı icra ettiğini bilmek mümkün değildir. Tıpkı eski yunandan kalan bir eser(?) gibi.  Üstünde eşsiz işlemeleri ile bir vazoyu müzeye koyduğunuzda sanat eseri , evde kullandığınızda ise sıradan bir vazo olması tam da bunun sonucudur. Ya da Mimar Sinan’ın yapıtlarına eser gözü ile bakarken ülkenin 4 bir yanında standart kalıplar halinde yapılan binalara eser muamelesi yapmadığımız gibi.

Neye sanat , kime sanatçı diyeceğimiz bu sebeple daha da karışıyor.

Bence : “Dünyayı algılayışı genelden farklı ve varoluş sebebini bu farklılığın ifadesi olarak tanımlayan, eserlerinde ve günlük yaşamda bu algı farkını davranışa ve kendine özgü bir Karşı Duruşa çevirebilmiş kişiye sanatçı” denir.

Sizce?

  • Share/Save/Bookmark

NTV ekranlarında BBC Türkçe’nin 70. yılı anısına “Haberin geleceği” ismi ile bir açık oturum yayınladı. BBC Haber sitesi editörü Steve Herrman, Uluslararası gazetecilik profesörü ve medya danışmanı John Owen,İngiltere’deki yayıncılık ve telekomünikasyon düzenleme kurumu Ofcom’dan Stewart Purvis, BBC Farsça bölüm başkanı Sadık Saba, köşe yazarı, yayıncı ve iletişim profesörü Haluk Şahin, NTVMSNBC genel yayın yönetmeni Ahmet Yeşiltepe’nin katıldığı açık oturumda internet ile birlikte haberciliğin değişimi ve geleceği tartışıldı.

Video olarak izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Konu başlıkları üzerinden bende görüşlerimi belirtmek istiyorum.

Teknoloji
Tarih boyunca her yeni teknolojinin, ya bir öncekinin yerini aldığı ya da ona bir tehdit oluşturduğu düşünülmüştür.Peki ya internet? Bir tehdit mi, yoksa çok büyük bir fırsat mı? Yoksa sadece yeni bir araç mı?

– Dünya her zaman ki gibi evrimleşerek gelişmeye devam ediyor. Dünyadaki iletişimin evrimleşmesini basitçe sembolleştirmek istersek heralde sıralama şu şekilde olur: Yazı , matbaa , gazete , radyo , televizyon ve nihayetinde internet. Tek başına yazıp arkadanızda bıraktığınız izlerden , kitle yayıncılığına kadar gelen binlerce yıllık bir süreç. Internet haricinde geriye kalan tüm araçların varlığı büyük sermaye gücüne bağlı. Sermaye olmadan gazete çıkartmak , TV yayını yapmak mümkün görünmüyor. Gazeteler için baskı maliyetleri , TV ler için yapım ve yayın maliyetleri bireylerin karşılayamayacağı kadar yüksek.

Internet dünyayı değiştiren en güçlü araç olma sebebini tamda bu noktadaki sermayeye bağlı olmamasından alıyor. Bugün aylık 50 TL ye internet bağlantısı satın alıp , 500-600 TL lik bir bilgisayar ile internete girip kendi içeriğinizi yaratabilirsiniz. Kendi gazetenizi çıkartabilir,  kısa filmlerinizi yayınlayabilir ve dünyayı değiştirebilirsiniz. Tüm dünyayı demokratize eden bu fırsatın tehdit olarak algılanması oldukça doğal. Sermaye koyarak yaptığınız işin geliri reklama ve gazete satışlarına bağlı. Şimdi ise dünyanın her tarafından birileri çıkıp 20 gazetenin paylaştığı reklam pastaını binlerce parçaya bölüyorlar. Gazeteler internetten okunmaya başlandı ve haber için ücret ödemeyi kimse istemiyor.

Ya da haberin ya da bilginin sadece nasıl tüketildiğini değil, aynı zamanda nasıl ortaya çıktığını, yayına hazırlandığını ve dağıtıldığını belirleyen bir olgu mu?

Bu başlık ile ilgili olarak Internet’i hala bir dağıtım kanalı olarak gören uzmanlarımızın yakınmalarını dinliyorsunuz video’da. Friedman’ın dediği gibi gittikçe düzleşiyor dünya. Üretim-tüketim kavramları gittikçe iç içe geçiyor.

Geleneksel gazetecilerin yurttaş gazetecileri ile kıyaslandığı, blogcuların köşe yazarlarına benzetildiği, Twitter mesajları ve benzerlerinin ciddi makalelerin yerini aldığı söylenen bu dönem bizleri nereye götürecek?

Belirli mecralara sıkışmamış, patronajdan ayrılmış, herkesin özgürce kendini ifade edebildiği demokratize bir dünyaya.

Herkesin birer gazeteci olduğu böylesi bir dönemin sonunda gazetecilik kurumu ayakta kalabilecek mi? Yoksa geçici bir dönem mi bu?

Gazetecilik bir süre daha eski okurları sebebi ile yaşamaya devam edecekler. Sonrasında tıpkı plakların kaset, kasetlerin CD ve CD lerin mp3 olması gibi hızlı bir dijitalleşme süreci geçirerek tükenecekler.

Bu süreç uzun vadede demokrasiye mi, yoksa bir kaosa mı fayda sağlayabilir?

Elbetteki demokrasiye. İletişim dünyada ilk kez bu kadar hızlı ve sert şekilde el değiştiriyor. Tek yönlü iletişim yerini çift yönlü iletişime bırakıyor. Gazeteleri , kanalları ile bir ideolojiyi , bir görüşü ya da belirli çıkarları savunan tek yönlü iletişim yerini binlerce hatta milyonlarca insanın kollektif olarak ürettiği bir bilince dönüşüyor.

Yoksa bu süreç, bazı muhalif görüşlerde ifade edildiği gibi, sadece manipülasyonun, partizanlığın, taraf tutmanın, hesap vermeme “özgürlüğünün” veya “en hafifinden yazım hatalarının simgelediği” bir dönem midir?

??? – Sanırım herkes görmek istediğini görüyor.

Ekonominin Haberciliğe Etkisi
Küresel ekonomi kısa bir süre önce büyük bir sarsıntı yaşadı. Ekonomik durgunluğun etkileri ise hala pek çok ülkede hissediliyor.Bunun en gözle görülür sonuçlarından biri ise sayıları azaltılan dış bürolar ve dış muhabirler nedeniyle dış haber içeriğindeki azalış.Peki bu durum dünyanın algılanma biçimini ve dünya haberlerinin iletilmesini nasıl etkileyecek?

Azerbaycan’da ya da Fransa’da ne olduğu beni fazlaca ilgilendirmiyor. Yollar açık mı? Hava durumu nasıl? Vergilerde artış mı var? beni asıl ilgilendiren konular bunlar. Global dünya ile ilgili içeriklere zaten internetten ulaşabiliyorum. TV’den ya da gazetelerden zaten haber takip etme alışkanlığımı kaybetmiş durumdayım. Hangi haberlerin bana gelmesi gerektiğini RSS ile rahatlıkla seçebiliyorum. Haber sitelerinde sadece istediğim içeriği takip edebiliyorum.

Diğer taraftan hangi dış haberler? Artık her ülkenin yerel haberlerine internetten ulaşabiliyorum. BBC den İngiltere ,  CNN den Amerika ile ilgili haber alabiliyorum. Twitter’dan Iranda ki seçimleri , onlarca blogdan Çin’deki Uygur Türklerine yapılan muameleyi okuyorum. Global dünyada dış haberler mi kaldı?

Bu durumun dünyanın geleceğine etkisi ne olabilir?

İyi olur :)

Mali nedenler, güvenilir ve nitelikli bilginin sonunu mu getiriyor?

Nitelikli bilgiden kastınız Brangelina çiftinin 77. çocuklarını evlat edinmesi , bar çıkışı Teoman’ın gazetecilere yakalanması mı? Bilgi , haber ve içerik katlanarak artıyor. Nitelikli bilgi var olmaya devam edecek. Niteliksiz milyonlarca bilgi ile. Internet sayesinde sizin bize dayattığınız içerik değil tüketmek istediğimiz içerik tüketiliyor olacak. İsteyen nitelikli Magazin haberlerinizi , sayfa sayfa yarı çıplak manken fotoğraflarınızı , ya da niteliksiz CERN deneyi haberini tüketiyor olacak. Daha da kötüsü sadece tüketmeyip üretiyor olacak.

Güvenilir bilgi konusu ise zaten bir kısır tartışma. Ne kadar güvenilirsiniz sizin kendinize sormanız gereken bir soru.

Bu durumun bir alternatifi var mı? Yoksa mali engeller, geçmişin bu anlamda bir daha geri gelmeyeceği anlamına mı geliyor?

TV deki ve basılı medyadaki reklamlarınız azalacak. Daha da azalacak. Ticari kaygılar dışında geçmişe dönmek ile ilgili bir isteği anlamam ise mümkün değil. Zamanında hattatlarda matbaadan önceye dönmeye istemişlerdir sanırım.

İmalat sektöründeki daralma ile beraber dünya, dijital sektöre ve yoğun veri trafiği gerektiren bir ekonomi türüne yöneliyor. Bunun sonucu olarak giderek hızlanan ve ucuzlayan internet erişiminin, bilgi edinme özgürlüğü ve özgür habere erişim imkanına etkisi ne olacak?

Elbetteki olumlu olacak. DÜnyanın heryerinde insanlar kendi içeriklerini yaratma , kendi fikirlerini savunma , iletme hakkına sahip olacaklar.

İnternet üzerindeki haberin paralı hale getirilmesi konusundaki eğilimin haberciliğe etkisi ne olabilir?

İnternetteki haberin paralı hale getirilmesi ile ilgili olarak  ”Neden TV lerde haberlerden ücret almıyoruz?” fikrininde tartışılmasını istiyorum. Neden TV lerdeki haberler için ücret ödemiyoruz. Çünkü haberlerin ücretini reklam veren firmalar ödemekteler. Önce TV de tüketip , kalanını SMS köşe yazarlarına dağıtalım, bir de internet sitemize koyalım. TV – Gazete ve internet hepsinin reklamını yiyelim işinin dengesi gittikçe internetten yana tüketime kaymakta. İnsanlar haber bülteninde ilgilerini çeken haberi 30 dk beklemiyorlar artık. Gittikçe daha az izleniyorsunuz. Daha az okunuyorsunuz. Reklam pastası internet tarafında büyüyor ve büyüyecek. Ama bu defa sorun internet pastasının sermayedar 10-12 kişi değilde binlerce haberci olması. İçeriğinizi paralı hale getirdiğinizde aradaki farkı kazanamayacaksınız. Kimse size para ödemeyecek.

Bu durumda nitelikli haberlere sadece para ödeyenler mi ulaşabilecek?

Nitelikli haber? Sanırım bundan az önce bahsetmiştim. Foto Galerileri için ücret ödemek??? Biraz düşünmem lazım.

Özgürlüğün Denetimi
Günümüzde tüm bu sosyal ve teknolojik gelişmeler karşısında zaman zaman dile getirilen bir soru da şu: Acaba bu süreç demokrasiyi mi yoksa kaosu mu destekliyor?

Bir zümrenin değil herkesin eşit olması , fikirlerini yayabilmesi, tartışabilmesi vb tüm eylemler elbetteki demokrasiyi güçlendirecektir.

Çin’de, İran’da, Rusya’da ve bazı başka ülkelerde internetteki içeriğin denetim altına alınmasına yönelik girişimler bulunuyor.Bu girişimler için ise ulusal güvenlik, kamu yararı, suç ve pornografi ile mücadele, ahlaki ve etik değerlerin korunması gibi gerekçeler öne sürülüyor.Peki internetin tümüyle denetlenmesi mümkün mü?

Mümkün olmasından ziyade “İnternetin denetlenmesi gerekli mi?” sorusunu sormakta fayda var. “ulusal güvenlik, kamu yararı, suç ve pornografi ile mücadele, ahlaki ve etik değerlerin korunması” vb bahaneler ne yazık ki internetin denetlenmesi ve sansürlenmesinde sadece bir araç olmaktan öteye gitmemekte. İnterneti bu gibi sebeplerle denetlemek öncelikli olarak iletişim özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelmekte. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi bu konuda çok açık olsada devletlerin ve hükümetlerin ne yazık ki sansür vb uygulamaları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarını engelleyemiyor. Denetim mekanızması birey ile ilgilidir. Bireyler doğruyu yapma konusunda kendi seçimlerini yapmalıdırlar.

Bireyler bu konuda devlete karşı çıkabilir mi?

Youtube Türkiye’de ziyaret edilen 4. site. Bu kapalı hali. Çıktığımızı düşünüyorum.

—————

Genel olarak konuşmaları beğensemde konukların eski ekonomi kavramları ile bugünü anlamlandırmaya çalıştıklarını gördüm. Yaşadığımız değişime yaklaşımları ne yazık ki bazen “evil internet” şeklinde idi. “akademisyenlerin söylediği ve yazdığı şeyler para etmiyordu. bu yüzden interneti icat ettiler” ,  ”Türkiye bu “disease” i  henüz yaşamadı”  gibi talihsiz açıklamarı içerse de mutlaka izlenilmesi gereken bir açık oturum.

BBC Türkçe ve NTV ye teşekkürler.

  • Share/Save/Bookmark

reading-the-newspaperDüşünüyorum en son ne zaman gazete aldım diye.  3 hafta oldu sanırım. Ne zaman okudum en son gazete diye düşünüyorum.  Geçen hafta bir toplantı öncesi beklerken biraz göz gezdirmiştim beklerken.

Her ne kadar ülkemizde kolkola yürüseler de Gazete’lere en büyük darbeyi televizyon vurdu.  90 lı yıllara kadar tek kanal olan ve yaygınlığı sınırlı olan televizyona göre gazeteler “haber” taşımakta ve iletmekte daha geniş kitlelere ulaşabiliyorlardı.O yıllarda “Haber” hala satılabilir bir şeydi. Gazeteyi, ülkede ve dünyada neler oluyor diye satın alan insanlar vardı. Sonra kanallar arttı. Haber kanalları çıktı. Üstüne üstük İnternet denen canavar bilginin dolaşımını hızlandırdı.Haber bültenleri saat başı yayınlanmaya başladı. Canlı yayınlar, canlı bağlantılar başladı.

Ve tüm bunların sonucunda GAZETE HABERLERİ BAYATLADI.

Düşünsenize gazete alıyorsunuz ve 1 gün önce tükettiğiniz haberleri okuyorsunuz. Hatırlıyorum eskiden ÖSS sınav sonuçları bile gazete ile yayınlanırdı. Haberi size gazete sunardı. Bugünün dünyasında artık kimse gazeteden haber almıyor.

O sebeple sorarım size Köşe yazarları dışında gazetenin içinde ne kaldı?

  • Share/Save/Bookmark

adam fawerOkan Bayülgen’in konuğu Olasılıksız ve Empati kitaplarının yazarı Adam Fawler  idi. Olasılıksız kitabını bir solukta okumama rağmen Adam Fawler hakkında çok fazla bilgi sahibi değildim. Okan’ın programında öğrendim ki  ABD li yazarın Empati isimli kitabı Amerika da yayınlanmamış.

Amazon.com’a girip kontrol etme ihtiyacı hissettim. Olasılıksız vardı ve Empati yoktu.  Bu arada Okan’ın programı akmaya devam ediyordu. Türk okurlarının onu TUTKU ile karşıladığını söyledi Adam Fawler. Kitaplarının en çok okunduğu ülke Türkiye olmuş. Empati kitabı ise sadece Japonya , Türkiye ve Almanya da basılmış. (Wikipedia der ki: “His second novel, Empathy, has been published in 2008 in German, Japanese and Turkish” )

Amerikalı bir yazarın kitabı kendi ülkesinde basılmıyor ancak Türkiye’de basılıyor. Neden diye sordum kendime?

Olasılıksızı okuduysanız bilirsiniz olasık teoremi vb soyut konular ağırlıklı olarak kitabın çerçevesini çiziyor. Matematik bilmeden bu kitabı okumak ne yazık ki pek mümkün değil. Daha doğrusu kitabın analaşılabilmesi için temel matematik  neredeyse şart.

Ve bakar mısınız en çok okunduğu ülkelere.  Türkiye Almanya ve Japonya.

ABD’nin son 50 yılına baktığımızda üstün başarıların ve gelişmelerin Mühendisler sayesinde yaratıldığını görüyoruz. Son 20-25 yıllık süreçte  Amerika hızla “sözel”leşmeye başladı. Amerika Üniversitelerinde mühendislik önemini gitgide kaybediyor. Bilimsel ve ticari gelişmede ülkelerin lokomotifi olan Mühendislik fakülteleri gitgide zayıflıyor. İşletme ve Hukuk fakülteleri önem kazanıyor.

Eğitim sisteminin sağlıklı çalışması başka bir konu olsa da Türkiye’deki eğitim sisteminde Matematik’in önemi tartışılmaz. ÖSS sonrası yerleştirilen öğrencilerde Mühendislik Fakülteleri oldukça popüler. Biraz ÖSS kılavuzu karıştırdıysanız görürsünüz , Sayısaldan yerleştirilecek bölümler Sözel ve Eşit ağırlığın 2-3 katıdır. Tüm bu veriler ışığında Türkiye’de matematik eğitimi önemlidir.

Bence Türkiye’nin eğitimin sisteminin hala sayısal ağırlıklı olması büyük avantaj. Sermayenin dolaşım imkanları arttıkça bu sayısal güç bizim için çok güçlü bir avantaj olacak.

“Hayatta bu ne işimize yarayacak hocam!” dediğimiz bir sistemin belkide en büyük yararını gelecek 10 yılda göreceğiz. Acaba Almanya ve Japonya gibi mühendisliğin (özellikle ağır makine vb) gelişmiş olduğu ülkelerin tahtına Türkiye talip olabilecek mi?

(saat:3 ü geçmiş. kafa dağınık. yazım hataları, düşük cümleler ve bir yere varmayan yazı için özür.)

  • Share/Save/Bookmark

degisim

Geçtiğimiz hafta Sarper ile yoğun bir toplantı gündemi ile Ankara’da idik. Gerek yol boyunca , gerekse döndüğümüzde İstanbul’da arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerde internet, yeni nesil, eğitim vb benzeri konulardan konuşma ve fikir alışverişinde bulunma şansı buldum.

Tarih öncesi dönemde bilgi azdı. İletişim ve bilgiyi saklama imkanları azdı. Ne bilgi üretilebiliyor ne de paylaşılabiliyordu. Anlamsız sesler zamanla ifadelere ve dile doğru evrilirken , bilgi yavaş yavaş nesilden nesile aktarılmaya başladı. Yazının icadı ile bilgi saklanabilir ve uzak coğrafyalara iletilebilir oldu. İletişimin artması ve yaygınlaşması ile birlikte bilgi üretimi hızlanmaya başladı.

İlk çağdan yavaş yavaş orta çağa geldiğimizde dünyayı değiştiren “matbaa” karşımıza çıkıyor.  Matbaa ile bilginin kopyalanması , dağıtılması ve uzak coğrafyalara gönderilebilmesi mümkün oluyor. Bilgi saklanabiliyor ve yeni bilgiler üretebilmek için işlenmeye mümkün hale getiriliyor. Matbaa iletişimi hızlandırıyor ve bilgi özgürleşiyor.  Yeni icatlar buradan sonra gerçekleşmeye başlıyor…

Buhar makinesi , elektrik , telefon , radyo , televizyon , bilgisayar , arpanet , web ….

Her yeni icat iletişimi ve bilgiyi arttırıyor. Bugüne geldiğimizde internet sayesinde iletişim hiç olmadığı kadar hızlı , bilgi hiç olmadığı

kadar çok ve hiç olmadığı kadar hızla artıyor. 50 yıl önce bilgiye ulaşmanın fırsat olduğu dünyada artık problem bilgi yığının içerisinden doğru bilginin seçilebilmesi ve işlenebilmesi. Binlerce yıldır bilgiyi saklayan yazı dijitlere dönüşürken , resim – video gibi şekillerde de saklanabiliyor , işlenebiliyor , iletilebiliyor.

Yazı , televizyon , radyo gazete gibi ileten kanallar yerini internet ile birlikte iletişen bir dünyaya bırakıyor. Friedman’ın tespitinde olduğu gibi UPLOAD dünyayı değiştiriyor. Firmaların ya da uzmanların içerik yarattığı internet artık kullanıcıların yarattığı şekle bürünüyor.

Myspace , Facebook , youtube  tamamen “user generated content” ile oluşmuş siteler.  Kullanıcıların yarattığı içerik ile birlikte büyük bir bilgi patlaması yaşanmakla beraber internet dünyayı demokratikleştiriyor.

Bundan 10 yıl önce kız arkadaşınızla fotoğrafınızı internete yükleyeceğiniz ve herkesle paylaşacağınız söylense sanırım hiç birimiz  inanmazdık.  Bugün Twitter’dan , Friendfeed ve Facebook’tan yediğimiz, içtiğimizden tutunda izlediğimiz filme kadar tüm hayatımızı paylaşıyoruz. Beğendiğimiz şarkıyı , kısa bir videoyu , bir blog yazısını hızla tüketip hızla paylaşıyoruz.

Tamda bu sebeple bilgi çok hızlı iletiliyor. Bilginin “DOĞRU” olması başka bir yazı konusu ama evrimleşen dünyada iletişim tek yönlü olmaktan çoktan çıktı. Haber kaynağı GAZETE tamamen öldü. Artık kimse maç sonucuna bakmak için ya da Başbakan acaba ne demiş diye gazete almıyor. Düşünün ülkemizde ”E-muhtıra” yı bile gördük.

Dünya artık daha hızlı dönüyor. Hayat daha hızlı akıyor. Bilgi tüm sınırları kırıyor , paylaşılıyor ve paylaşıldıkça değer yaratıyor.

Geleceği algılarken “eski kalıp” gözlüklerimizi çıkartmanın zamanı gelmedi mi?

  • Share/Save/Bookmark

Bir önceki yazımda bilginin gelişiminden ve yaşadığımız sorunlardan bahsetmiştim. Bu yazının devamı için birşeyler hazırlayım derken friendfeed de bir postun altına Özgür Uçkanın paylaştığı yazısını gördüm. “Bedava Ekonomisi: Bedava baldan tatlıdır!” Çok değil bir hafta önce Çağlar Erol’un “Nefes tutma yarışı” isimli bir blog yazısı daha vardı. İki yazıda internet ekonomisi üzerine iki temel tanımı  işliyor.  ”Freeconomics” ve “wikinomics”

telif hakkı

Farklı iş modellerinden bahsederken , bedava ekonomisinden bahsederken ve paylaşım ekonomisinden bahsederken en çok gündeme gelen konulardan bir kaçı korsan, telif hakları ve patentler…

Bir sonraki yazıya temel olsun diye ekşi sözlükten kısa parçalar halinde alıntılar yapalım:

“fikri mülkiyet herhangi bir zihinsel çalışmanın sonuçları üzerinde her türlü kullanım hakkının mülkiyeti anlamına gelmektedir, bilginin mülk edinilecek bir nesne olarak görülmesidir. Sermaye, bilgiyi bir ticaret metası haline getirerek, hem para kazanımını en üst düzeye getirmeyi, hem de varlığını sağlamlaştırmayı hedefler. “

“Sistem, fikri mülkiyeti topluma kabul ettirmek ve meşrulaştırmak için çeşitli yöntemler kullanıyor. en büyük dayanakları, kişilerin harcadıkları emeğin sonuçları üzerinde hakları olduğu görüşü. bu hakların ekonomik çıkarlara da dönüştürülebilmesinin benzeri üretimlerin devamı için gerekli olduğu savunurlar. halbuki bilgi ve düşünüş, tek bir kişinin ya da grubun emeğinin sonucu değildir. bilgi toplumsal bir üründür. binlerce yıllık insan tarihinin ortak ürünü olan bilgi, tekellerin eline bırakılamaz. kaldı ki bir bilim insanının yaptığı araştırmalar sonucu ortaya çıkardığı bir veri, o bilim adamı tarafından değil, çalıştığı şirket adına patentleniyor, sermayenin kalesine bir tuğla haline geliyor.”

“bilim, bilgi tüm insanlığın malıdır, insanlığa karşı kullanılamaz.”

“Fikri mulkiyete soz konusu olan “mallar”in buyuk kismi kamu malidir. bu iki sebepten oturu boyledir. birincisi, herhangi birinin bu mali kullanmasi baskasinin da ayni mali kullanmasina engel degildir, kitlik yaratmaz. ikincisi, dogal olarak fikri malin kullaniminda ayricalik yoktur, yani baskalarini bu malin kullanimindan veya tekrar cogaltilmasindan dislamak mumkun degildir.”

“ kamu mallarinin uretiminde ve pazarlanmasinda belescilik sorunu (free rider problem) vardir. bu bir piyasa basarisizligi ornegidir. neden? fikri mali (kamu malini) yaratip pazarda kullanima sunanlar, tum maliyetleri ustlendikleri halde malin yarattigi butun faydalardan nasiplenemezler. bir baska deyisle malin yarattigi pozitif dissalliklara piyasa fiyati bicip bu dissalliklari ic edemezler. dolayisiyla bu mallari pazara sunan “ekonomik birey”lerin (homo economicus olduklarini varsaydik) sevkleri kirilir ve mali yeteri kadar uretip pazara sunmazlar, veya yeni fikri mallar uretmek icin sabit yatirimlar yapmaktan cekinirler (malin marjinal maliyeti sifir veya sifira yakin ama baslangic yatirimi yuksek). sonucta piyasalar bu tur mallarin provizyonunda toplumsal acidan (pareto) verimli bir duzeye ulasamazlar.”

“telif haklari ve patentler, fikri malin kullaniminda yapay ayricalik yaratmak icin ortaya cikarilmis yasal duzenlemelerdir. yapay kitlik yaratilarak kamu mali kismen ozellestirilir. boylece belescilik sorununun onune gecilir, ancak kimi iktisatcilarin tabiriyle bedava yemek (free lunch) yoktur ; fikri mulkiyet haklari fikri tekellerin olusumuna neden olur. tekeller de toplumsal acidan verimli degillerdir, malin arzini kisip fiyati marjinal maliyetin uzerine yukseltirler. neticede belescilik sorununun yerine tekel sorunu ikame edilir. bu schumpeter’in dedigi gibi gerekli şer midir (necessary evil) yoksa ehven-i şer midir (lesser evil), cok tartisilir, tartisiliyor.”

Gelecek yazı için biraz sabır…

Bir önceki yazımda bilginin gelişiminden ve yaşadığımız sorunlardan bahsetmiştim. Bu yazının devamı için birşeyler hazırlayım derken friendfeed de bir postun altına Özgür Uçkanın paylaştığı yazısını gördüm. “Bedava Ekonomisi: Bedava baldan tatlıdır!” Çok değil bir hafta önce Çağlar Erol’un “Nefes tutma yarışı” isimli bir blog yazısı daha vardı. İki yazıda internet ekonomisi üzerine iki temel tanımı  işliyor.  ”Freeconomics” ve “wikinomics”

Farklı iş modellerinden bahsederken , bedava ekonomisinden bahsederken ve paylaşım ekonomisinden bahsederken en çok gündeme gelen konulardan bir kaçı korsan, telif hakları ve patentler…

Bir sonraki yazıya temel olsun diye ekşi sözlükten kısa parçalar halinde alıntılar yapalım:

“fikri mülkiyet herhangi bir zihinsel çalışmanın sonuçları üzerinde her türlü kullanım hakkının mülkiyeti anlamına gelmektedir, bilginin mülk edinilecek bir nesne olarak görülmesidir. Sermaye, bilgiyi bir ticaret metası haline getirerek, hem para kazanımını en üst düzeye getirmeyi, hem de varlığını sağlamlaştırmayı hedefler. “

“Sistem, fikri mülkiyeti topluma kabul ettirmek ve meşrulaştırmak için çeşitli yöntemler kullanıyor. en büyük dayanakları, kişilerin harcadıkları emeğin sonuçları üzerinde hakları olduğu görüşü. bu hakların ekonomik çıkarlara da dönüştürülebilmesinin benzeri üretimlerin devamı için gerekli olduğu savunurlar. halbuki bilgi ve düşünüş, tek bir kişinin ya da grubun emeğinin sonucu değildir. bilgi toplumsal bir üründür. binlerce yıllık insan tarihinin ortak ürünü olan bilgi, tekellerin eline bırakılamaz. kaldı ki bir bilim insanının yaptığı araştırmalar sonucu ortaya çıkardığı bir veri, o bilim adamı tarafından değil, çalıştığı şirket adına patentleniyor, sermayenin kalesine bir tuğla haline geliyor.”

“bilim, bilgi tüm insanlığın malıdır, insanlığa karşı kullanılamaz.”

“Fikri mulkiyete soz konusu olan “mallar”in buyuk kismi kamu malidir. bu iki sebepten oturu boyledir. birincisi, herhangi birinin bu mali kullanmasi baskasinin da ayni mali kullanmasina engel degildir, kitlik yaratmaz. ikincisi, dogal olarak fikri malin kullaniminda ayricalik yoktur, yani baskalarini bu malin kullanimindan veya tekrar cogaltilmasindan dislamak mumkun degildir.”

“ kamu mallarinin uretiminde ve pazarlanmasinda belescilik sorunu (free rider problem) vardir. bu bir piyasa basarisizligi ornegidir. neden? fikri mali (kamu malini) yaratip pazarda kullanima sunanlar, tum maliyetleri ustlendikleri halde malin yarattigi butun faydalardan nasiplenemezler. bir baska deyisle malin yarattigi pozitif dissalliklara piyasa fiyati bicip bu dissalliklari ic edemezler. dolayisiyla bu mallari pazara sunan “ekonomik birey”lerin (homo economicus olduklarini varsaydik) sevkleri kirilir ve mali yeteri kadar uretip pazara sunmazlar, veya yeni fikri mallar uretmek icin sabit yatirimlar yapmaktan cekinirler (malin marjinal maliyeti sifir veya sifira yakin ama baslangic yatirimi yuksek). sonucta piyasalar bu tur mallarin provizyonunda toplumsal acidan (pareto) verimli bir duzeye ulasamazlar.”

“telif haklari ve patentler, fikri malin kullaniminda yapay ayricalik yaratmak icin ortaya cikarilmis yasal duzenlemelerdir. yapay kitlik yaratilarak kamu mali kismen ozellestirilir. boylece belescilik sorununun onune gecilir, ancak kimi iktisatcilarin tabiriyle bedava yemek (free lunch) yoktur ; fikri mulkiyet haklari fikri tekellerin olusumuna neden olur. tekeller de toplumsal acidan verimli degillerdir, malin arzini kisip fiyati marjinal maliyetin uzerine yukseltirler. neticede belescilik sorununun yerine tekel sorunu ikame edilir. bu schumpeter’in dedigi gibi gerekli şer midir (necessary evil) yoksa ehven-i şer midir (lesser evil), cok tartisilir, tartisiliyor.”

  • Share/Save/Bookmark